Hz. Peygamber’in hayatı boyunca okuma ve yazmayı bilip bilmediği, öteden beri tartışılmış bir meseledir. Elimizde bu konuya kesin ve son çözüm oluşturacak açık bir nass bulunmadığından bu tartışmalar günümüze kadar uzayıp gelmiş, alimler arasında bazen oldukça sert münakaşalar cereyan etmiş, bu arada özellikle müsteşrikler tarafından konu ve bu tartışmalar fırsat bilinerek İslam’a ve onun Peygamberine hücum ve iftiralarda bulunulmuştur.
KONU İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER
Hz. Peygamber’in okuma ve yazmayı bilip bilmediği konusundaki görüşleri yedi ana noktada toplamak mümkündür:
-
Rasûlullah hayatı boyunca asla yazı yazmamış ve bakarak hiç bir kitabı okumamıştır.
-
Peygamber Efendimiz bir mucize olarak Hudeybiye Musalahası esnasında ismini yazmış ve yine mucize olarak bazı şeyleri okumuştur.
-
Hayatının son dönemlerinde “okur-yazar” denmeyecek kadar, bazı şeyleri yazmış ve okumuştur.
-
İslam’ın ilme verdiği önem sebebiyle ve öğrenmek hakkındaki ilahî işarete itaat etmiş olmak için bir dereceye kadar öğrenmiştir.
-
Bir mucize olarak peygamberlikle beraber Cebrail (as), O’na (sav) okuma ve yazmayı öğretmişti.
-
Okumasını biliyordu, ama yazamıyordu.
-
Okumayı da, yazmayı da biliyordu.
Bu farklı görüşlere sahip zümrelerin kendilerine göre görüşlerini teyit etmek üzere ileri sürdükleri deliller vardır.
KONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ
-
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber’e verilen vasıflardan birisi olarak “ümmi” kelimesi genellikle “okuma – yazma bilmeyen kişi” manasına alınmıştır. Ancak bu kelime Kur’ân’da çoğul olarak “ümmiyyun” şeklinde, bir kaç âyette daha geçmektedir ve bu âyetler incelendiği zaman bu lafzı “okuma – yazma bilmeyenler” şeklinde manalandırmanın bazen doğru olmadığı görülür. Mesela Al-i İmran: 20. âyetinde: “Kendilerine kitap verilenlerle ümmilere de ki: ‘Siz de İslam’ı kabul ettiniz mi?'”buyrulurken “ümmiyyun” ile kastedilen, Ehl-i Kitab dışında kalan kimseler, Kur’ân’ın nazil olduğu çevreye nazarla da – okuma-yazma bilsin bilmesin- Müşrik Araplardır. Aynı sûrenin 75. âyetinde konu daha açıktır. Cenâb-ı Hak burada Ehl-i Kitab’ın, kendilerinden olmayanlara karşı hiç bir mesuliyet taşımadıklarını, hak-hukuk tanımadıklarını ifade etmekledir. Yani Ehl-i Kitab’ın bu muamelelerine sebep, okur-yazar olmamak değil, kendi dinlerinden, kendi soylarından olmamaktır. Ayeti başka türlü anlamak da mümkün değildir.
-
Ankebut: 48. âyeti, Rasûlullah’ın Kur’ân’dan önce hiç okuyup yazmadığı hususunda son derece açık ve kesindir. Ancak âyet nübüvvetten sonra Hz. Peygamber’in okuyup yazabileceğini nefyetmemektedir. Yalnız Allah Rasûlü’nün okuma-yazma öğrenmeye mutlak bir ihtiyacı olmamış, bilmedikleri O’na Cenâb-ı Hak tarafından öğretilmiş, yazılması gerekli şeyler de katipleri tarafından yazılmıştır. Bu sebeple nübüvvetin, hatta hicretin ilk yıllarına ait olmak üzere Peygamber Efendimiz’in okuma-yazma bilmediğine dair nakledilen olaylar ve getirilen deliller doğrudur. Ancak sahih rivayetlerle bize intikal ettirilen hicretin altıncı senesindeki Hudeybiye Musalahası’nda, mecaza gitmeksizin O’nun kendi ismini yazdığını kabul etmek gerekecektir.
-
Hz. Peygamber’in Hudeybiye’de Hz. Ali’ye “Bunun yerini bana göster.”, Taif heyetine de “Elimi bu cümlenin üzerine koyun.” buyurmuş olmaları da okuma bilmediğine kesin delil teşkil etmez. Çünkü biz de bir başkasının elinde bulunan bir gazete, kitap vesair evraktaki merakımızı çeken bir bilgiyi görmek istesek “Hani? Nerede? Göster! vs.” deriz ve bu sözler bizim okuma bilmediğimize delalet etmez,
-
Hz. Peygamber’in okuma-yazma bildiğine delil olarak getirilen diğer rivayetler ise zayıftır ve bunların zayıf olduğunu, rivayetleri veren kaynaklarımız da belirtmişlerdir.
SONUÇ
Tereddüt etmeden katiyetle kabul etmek gerekir ki Peygamber Efendimiz, Cenâb-ı Hak tarafından ilahî vahyi tebliğle görevlendirilmeden önce okuma-yazma bilmiyordu. Zira ilim ve irfanın bulunmadığı bir vasatta yetişmiş, okuma-yazma bilenlerin parmakla sayılabileceği bir çevrede büyümüştü. Cehaletin böyle kesif olduğu bir devrede O (sav), okuma ve yazma bilse, sonra da nübüvvet görevine başlasa, mülhidler şüphelere düşecekler, “Acaba daha önceki mukaddes kitaplardan okuduklarını mı bize aktarıyor ve bizi aldatıyor?” diyecekler, gönüllere tereddüt ve sapıklık tohumları ekeceklerdi. Cenâb-ı Hak Rasûlü’nü ve ilahî vahyi bu fitneler ve şüphelerden korumak için Peygamberinin okur-yazar olmamasını murad etmişti. Ankebut: 48. âyeti işte bu gerçeği anlatır: “Sen (ey habibim) bu Kur’ân’dan evvel hic bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikati) iptal (ve inkar) edenler elbette şüphelere düşerlerdi.”
Hem Rasûlullah’ın peygamberlikten önce yazıya ihtiyacı da olmamış, yaşadığı çevre icabı okur-yazarlarla sık irtibatı bulunmamıştı. Ama nübüvvetten sonra durum değişti. 23 seneye yaklaşık bir süre durmadan nazil olan âyetleri tespit için vahiy katipleri Rasûlullah’ın huzurunda, bizzat O’nun gözleri önünde yazı malzemelerini kullandılar. Özellikle Medine’ye hicretinden sonra Rasûlullah’ın çok değişik çevrelerle muhtelif münasebetleri oldu. Bu münasebetler sebebiyle O’nun huzurunda antlaşmalar kaleme alındı, mektuplar yazıldı, emirnameler çıkarıldı, iktâ kararları tahrir edildi. Günden günegenişleyen İslam’ın ve devletinin bu gelişmeyle orantılı olarak gittikçe büyüyen bir sekreteryası ortaya çıktı.
Ayrıca daha ilk âyetinden itibaren ilmi yücelten, her vesile ile düşünmeye, bilmeye, öğrenmeye yönelten bir dinin peygamberi olarak Hz. Muhammed (sav), hep ilme teşvikte bulundu; okuma-yazma bilmeyi gerçek hürriyet telakki etti ve ashabı arasında âdeta bir okuma-yazma seferberliğine girişti.
Yani peygamberliğinden sonra, özellikle Medine döneminde O’nun okuma ve yazma ile çok sık bir irtibatı, ilgisi oldu. Böyle bir durumda hayatının sonlarına doğru iyice öğrenmek ve bellemek şeklindeki bir teşebbüsün neticesi olmaksızın, sadece, gözleri önünde belki de her gün cereyan eden yazışmalar sebebiyle, yazıların ve harflerin şekillerinin, peygamberliğin vasıflarından birisi olarak “fetanet” sıfatına sahip Hz. Peygamber’in dikkatini çekmiş olması ve bunların O’nun (sav) zihninde yer etmiş bulunması gayet normaldir. İslam’ın tamamen yayıldığı, Kur’ân’ın Allah tarafından inzal buyrulduğunda şüphe kalmadığı, müşriklerin Kur’ân âyetlerinden bir tanesine bile benzer bir cümle söylemekten aciz kaldıkları bir dönemde, O’nun (sav) okur-yazar sayılamayacak derecede ve kolay yazılabilen ve okunabilen bazı şeyleri bilmiş olmasına – kanaatimizce – hiç bir engel yoktur; bunu kabul etmek İslami naslarla tezat teşkil etmez.
Gerçi Rasûlullah’ın okuma-yazma bilmediğini savunanların delilleri ile bildiğine delalet eden deliller incelendiği zaman, bilmediği hususundaki delillerin daha kuvvetli, bildiği hususundaki delillerin ise kesin olmadığı görülecektir. Ancak bu iki görüşü ve delilleri telif etmek mümkündür. Rasûlullah’ın nübüvvetten önce ve peygamberliğinin ilk yıllarında okur-yazar olmadığını, hayatının sonlarına doğru ise okur-yazar denemeyecek derecede bir miktar okuyup yazabildiğini kabul etmek, mevcut delilleri, bir kısmını kullanıp bir kısmını red ve terk etmeksizin değerlendirmek olacaktır. Ama böyle bir telif mümkün olmazsa elbette o zaman katîye uymak, zannîden sarf-ı nazar etmek gereklidir.